Bazı hastalıkların belirtileri doğrudan bedenin kusurlarından dolayı ortaya çıkarken, bazıları ise bir çeşit savunma ya da varolan savunmaların düzensiz işlemesidir. Hastalığın bedende yarattığı kusurlarla ilişkili olarak ortaya çıkan belirtilerin (örn. sarılık, nöbet vs) pek bir işlevi yoktur. Diğer yandan diyare, öksürük, kasılma gibi savunmaya yönelik belirtilerin hastalığa uyum sağlayıcı yönü vardır. Aşırı ya da düzensiz savunmalar ise şiddetli ağrı, kasılmaya bağlı eğilip doğrulamama gibi belirtiler oluştururlar. O zaman hastalıklarda görülen belirtileri bu üç sınıfa göre değerlendirmek işlevseldir. Yani yalnızca bedende oluşan kusura bağlı olarak ortaya çıkan bir belirtiyi gidermek hemen her zaman yararlı iken, savunma işlevi gören bir belirtiyi durdurmak ise zarar verici olabilir. Oluşan beden kusurunun nedeninin kendisini anlamak önemliyken, gelişen bir savunmanın yalnızca oluşum düzeneğini çözmek yeterli olabilir.
Buraya kadar hastalıklarda ortaya çıkan belirtilerle ilgili genel ilkeler açıklanmaya çalışıldı. Peki depresyon bu şablonda nereye oturuyor? Görüşler, depresyonun işe yarar olma olasılığını tamamen reddetmekten, ciddi depresyonun bile belli bir işleve yönelik olduğu iddiasına kadar farklılıklar göstermektedir. Tabii ki, bu görüşler bireyin depresyona yönelik tutumunu da değiştirir. Örneğin depresyonun olağan bir savunma olduğu inancını taşıyan birey depresyona yönelik ilaç tedavisini reddederek, depresyonun altında yatan sorunu anlamaya çalışır. Diğer yandan, depresyonu yalnızca beyindeki bir düzensizliğe bağlayan birey ise hastalığının gelişmesinde etkili gibi görünen kişilerarası sorunlarla hiç ilgilenmez. Aynı şekilde klinisyenin de tedavi seçimini ya da yaklaşımını belirler. Depresyonun bir çeşit uyum yapmaya yönelik savunma olduğuna inanan klinisyenler her hastada ortaya çıkan depresyonun ne anlama geldiğini araştırırken, bu görüşe katılmayanlar ise böylesi bir incelemeyi gereksiz bulurlar. Tıptaki ve özellikle de psikiyatrideki hızlı gelişen teknolojik katkı, depresyonun artık bir savunma değil de, kusur olduğu inancını pekiştirmektedir. Buna göre tanımlamalar da şekillenmektedir. Depresyonu biyolojik bir hastalık olarak görenler kişilerarası bir sorun sonucu gelişen durum için depresyon yerine basitçe üzüntü, moralsizlik gibi bir adlandırma yaparken, depresyon terimini daha ciddi durumlara saklarlar. Diğer yandan, depresyonu bir savunma olarak kabul edenler ise bu terimi çok daha geniş bir yelpaze için kullanabilmektedirler.
Çoğu kişi bazı durumlarda moral bozukluğunun (çökkün duygudurumun) olağan, hatta işe yarar olduğunu düşünür. Ancak aşırı, uzamış ya da sürekli yakınılan bir halde ise o zaman bu görüş değişmektedir; yani patolojik bir depresyon durumundan söz edilmektedir. Peki, ne zaman moral bozukluğu veya depresyon olağan ya da işe yarardır? Hangi düzeye ulaşınca, bir hastalıktan söz edebiliriz? Depresyon ne işe yarar? Bu sorulara bulunan yanıtlar tatmin edici olmasa da, zihnimizde bazı tartışmaları uyarır diye düşünüyorum.
GENEL VERİLER
Depresyon acı verici bir hastalıktır ve bireyin olağan işlevlerini engeller. Yani, depresyon uyumu bozucu niteliktedir. Yukarıda söz ettiğimiz bulantı, öksürük ya da diyare de sıkıntı verici ve uyumu bozucu niteliktedir. Ama bu durum onların savunma özelliklerini yok etmemektedir. Yeniden depresyona dönersek, rahatsızlık veren durumlardan kaçınmaya ve kurtulmaya yardımcı olur. Böylece, bir savunma gibi değerlendirilebilir.
Savunmalar, yararlı olacakları durumlarda ortaya çıkarlar, kusurların böyle bir ilişkisi yoktur. Deneyimlere göre, yitim ile olumsuz duygulanım arasındaki ilişki orantılı olmadığı için, duygulanımın başka etmenlerden de etkilendiği düşüncesi oluşmaktadır. Hatta, depresyon ile yaşam olayı ilişkisi pek düzenli değildir. İlk depresyon epizodunda yaşam olayı sonrası tetiklenme %80 dolayındadır, ancak diğer yandan bakınca şiddetli bir yaşam olayına maruz kalanların ancak 1/6’sı depresyona yakalanmaktadır. Daha da ötesi, ilerleyen epizodlarda yaşam olayı depresyon birlikteliği giderek azalmaktadır. Bu örnekler ise, depresyonun savunma olmadığını gösterir niteliktedir.
Depresyonu uyun sağlamaya yönelik bir savunma olarak ele aldığımız takdirde, katı kuralların bulunduğu, yaşam alanlarında ciddi sorunların olduğu düzensiz toplumlarda depresyonun daha yüksek oranlarda görülüyor olması gerekir. Elimizdeki verilerde ise depresyon toplumlar arası önemli farklılıklar göstermemekle birlikte, gelişmiş toplumlarda artan bir yaygınlık hızı göstermektedir. Ayrıca, medya depresyonun ortaya çıkmasını arttıran bir etmen olarak kabul edilmektedir. Çünkü toplumsal karşılaştırmalar yapması, ulaşılamayan hedefler konusunda zorlayıcı olması bireyleri depresyona itmektedir. Bu bağlamda, öznel iyilik halinin ön planda olduğu, bireyselleşmenin geliştiği toplumlarda depresyon daha yaygın olmalıdır. Gelişmiş ülkelerde daha yüksek oranlarda bulunması destekler görünmektedir.
Depresyonun görülme yaygınlığı da bazı ipuçları vermektedir. Major depresif bozukluk, pek çok ruhsal bozukluğun önünde gelerek, toplumda %10 dolayındadır, hele sendromal düzeyde görülme yaygınlığı daha da artmaktadır. Ayrıca depresyon üretken çağın hastalığıdır. Depresyonun çok yaygın olması ve insanların en aktif oldukları dönemde görülmesi savunma olabileceği lehine kabul edilebilir.
Genel veriler depresyonun savunmadan çok kusur gibi kabul edilebileceğini, ancak farklı olarak uyum sağlayıcı niteliğinin de ihmal edilmemesi yönündedir.
DEPRESYONUN OLASI İŞLEVLERİ
Depresyona atfedilen pek çok çeşit kazanç vardır. Nasıl ki, ağlayan bebeğe annesi yardım için harekete geçerse, depresyondaki bireylere de yardım için harekete geçilebilir. Depresyonun yardım çağrısı olduğu pek çok araştırmacı ve kuramcı tarafından ortaya atılmıştır. Başka insanlarda acıma oluşturarak yardım sağlamak her zaman geçerli değildir, bazen itici olabilir. Biliyoruz ki, kronik depresyon, hasta bireyle birlikte yaşayanlar için bıktırıcı olmaktadır. Hasta birey kolayca başkalarını aldatan (manipülatif) damgasını yemektedir. Bu nedenle Klerman, depresyonu, uyum sağlamada başarısız olan girişimin sonucu olarak değerlendirmektedir, çünkü kronik depresyonlulara beklediği yardım pek verilmemektedir.
Bazıları depresyonu bir çeşit içe kapanma ve enerji toplama gibi kabul etmektedir (tıpkı kış uykusu gibi). Ama yine hepimiz biliyoruz ki, depresyondaki bireyde bulunan psikomotor retardasyon ve toplumdan soyutlanma onun gerçek anlamda dinlendiğini göstermemektedir. O süreç hasta birey için çok daha yorucu, sıkıcı ve yıpratıcı geçebilmektedir.
Depresyonun bağlanma kuramı çerçevesinde, bağlanmanın tehdit altında olduğu ya da yitirildiği durumlarda ortaya çıktığı ileri sürülmektedir. Yasın bir zorlanma mı, yoksa uyum süreci mi olduğu halen tartışma konusudur.
Depresyonu otorite sorunu olarak değerlendirmek de olanaklıdır. Burada, birey otorite altında çatışma yaşamaktadır. Depresyonla daha edilgin bir konuma çekilerek, otorite çatışması ve sorunlarından uzaklaşmış olur. Otorite konumundaki kişi de, depresyondaki bireyi bir tehdit olarak algılamaz ve çatışmayı sona erdirir. Kişilerarası rekabetle alevlenen ve depresyon ve sonrasında uzlaşma ile sonlanan durumlar klinisyenler tarafından bilinmektedir. Ama burada asıl sorun, bireyin kendini diğerleri karşısında değersizleştirmesi ya da küçültmesi ile bir tehdit olmaktan çıkması esasına dayanmasıdır. Böylece birey otorite çatışmasını geri çekilerek çözmüş olur. Depresyon bu koşullarda bir uyum sağlamaya yönelik savunma gibi işlemektedir.
Depresyon, ego psikolojisi kuramına göre, beklenen ile elde edilen arasındaki uçurumdur. Yaşamda hedeflenen tasarılardan uzak düşüldüğünde, hem sıkıntı hem de motivasyonda düşme söz konusu olur. Buradaki sıkıntı, bir dibe vurma ve ardından tüm kaynakları harekete geçirerek yeniden değerlendirme ve seçenekler oluşturma gibi işleyebileceği gibi, intihara da yol açabilir. Burada yakınlarının dikkatini çekerek yardım elde etme de bir diğer seçenektir. Ancak depresyon ile birey kendi değerini azaltır ve böylece o hedeften kendisini uzağa düşürür. Artık elde edemediği o hedef onun için bir sıkıntı kaynağı olmaktan çıkmıştır. Böylece birey ya daha gerçekçi tasarılara yönelir ya da kendisine göre daha hafif hedeflerle uğraşır. Yani, depresyon birey için uyum sağlamaya yönelik bir savunma aracıdır. Eğer bireyin hedeflediği nokta engellerle doluysa, iş karmaşıklaşır. Birey aradaki engellere yönelik olarak önce çaba gösterir ve hırs doludur. Ancak başarısız olunca, giderek moral bozukluğu tırmanır. Seligman’ın ortaya attığı öğrenilmiş çaresizlik, uyum sağlamaya yönelik bir savunma olmaktan çok, bir kusurdur. Aslında diğer yandan, elverişsiz durumda savaşıp risk almak yerine pes etmek belki de uyuma yöneliktir.
Arieti depresyona yatkın kişilik yapısı olarak başkaları için yaşamayı göstermektedir. Bu başkaları içinde insan olabileceği gibi, ilke, ideal ya da herhangi bir hedef olabilir. Bu alanda bekledikleri yönde yanıt alamadıkları takdirde, yaşamlarının amacı çaresizliğe dönüşür. Katı yapıları nedeniyle başka çıkış yolu da bulamayıp intihara kadar gidebilirler. Bu durum kişi için uyuma yönelik bir savunma olmaktan çok, bir kusura uymaktadır.
HANGİ DURUMLARDA DEPRESYON İŞE YARAR?
Depresyonun yol açtığı belirtilerden birisi motivasyon azlığıdır. Demek ki depresyon eylemin zararlı ya da boşa olacağı durumlarda ortaya çıkarsa ve motivasyon eksikliği nedeniyle bireyi hareketsiz bırakırsa işe yarayabilir. Örneğin çok kötü koşullara sahip, sürekli tartışma, kavga-gürültünün bulunduğu bir iş yerinde çalışan birey bir süre sonra depresyona girebilir. Böylece o iş yerine gitme motivasyonu azalır. Sonuçta da o ortamdan uzak kalarak, kendini koruma adına işsizliği yeğleyebilir.
Hedefe yönelik çabada yalnızca mantıksal değil, aynı zamanda duygusal süreçler de katkıda bulunmaktadır. Bu bağlamda peşinde koşulan hedefle ilgili durum duygusal yaşantıyla etkileşir. Tabii ki başarısızlık olumsuz duygulanıma yol açar. Böylece, moral bozukluğu verimsiz çabayı örter. Yani ÖYS’de başarısız olan bir öğrenci, günlerce üzüntü içinde olursa, dışarıdan kimsenin diyecek bir şeyi kalmaz.
DEPRESYONUN ÇEKİRDEK ÖZELLİKLERİ İŞE YARAR MI?
Depresyonun çekirdek belirtileri içinde karamsarlık, kendilik saygısında düşme ve inisiyatif almada azalma bulunmaktadır. Bunların tersi ise iyimserlik, kendine güven ve olumsuz eylemlere yönelik değiştirme isteğidir. Ancak, bazen etkin çabalar işleri daha da kötüye götürebilir. Kazanamayacağı savaşa girişen kahramanın sonu hüsrandır. Hele yaşamın temel alanlarındaki (evlilik, dostluk, iş, grup üyelikleri) başarısızlıklar ya da yitimler daha zordur; yaşam krizlerine yol açar. Böylesi durumlarda farklı seçeneklere yönelmek kurtarıcı gibi görünebilir. Çoğu kez ideal seçenek yanılsamaları bireyi sürükler. İşinde mutlu olmayan birey, akılcı olmayan yeni işler peşinde koşabilir, ya da evliliği iyi yürümeyen birey daha riskli ilişkilere girişir. Böylesi durumda, belki de eylemsiz kalmak büyük yanlışlardan bireyi korur ve varolan durumu lehine çevirmesine fırsat yaratır. Nasıl ki anksiyete tehlikeli durumdan korursa, depresyon da beyhude çabadan alıkoyar.
Hedefe yönelik çabalar işe yaramayınca depresyon çaba göstermekten vazgeçtirtir. Peki başarma şansı çok düşük durumlarda ne oluyor? Belki daha fazla çaba ile başarı sağlamak olası. Ancak depresyon maliyete göre kazanca (cost-effectiveness) bakıp çabayı bıraktırabilir. Ya da depresyon ile haz vermeyen yaşam alanlarından uzaklaşma girişimi azaltılır ve aynı zamanda, bu konuda yeni seçenek oluşturma girişimleri de durdurulur. O zaman bir kısır döngü oluşur. Yani kişi mutlu olabileceği yeni seçenekler oluşturamayıp mutsuz olduğu yaşam alanına takılır ve mutsuz olur. Depresyon da zaten bu durumda kalmayı destekler. Tersi yönde, bu mutsuz durumlarda uygunsuz biçimde kendini iyi hissedip anlamsız çabalara girişmek de daha iyi bir ortam sağlamaz. Bu tıpkı evin mutfağındaki küçük bir yangını söndüren itfaiyenin tüm evi köpük ve su içinde bırakması gibidir. Yangın söner ama pek bir şey kurtarılamamıştır.
Aslında açmaz varolan durum üzerinden çözülmelidir. Ya onu olduğu gibi kabul etmek ya da onu değiştirmek amaca uygundur; ya da böylesi bir çabada önemli bir sorun oluşmaz. Değişimin kendisinden çok, yeni durumun kişinin kimliğine, itibarına, güven duygusuna etkisi kar-zarar belirleyicisidir. Hastalarımızdan da gördüğümüz gibi, çoğu kez varolan durum içinde çaba gösteren bireyler ile karşı karşıya kalırız. İyisiyle kötüsüyle tüm zorluklarına karşın bireyler varolan ilişkileri içinde savaşım verirler.
SONUÇ
Bu veriler ışığında depresyonun bir savunma mı, yoksa bir kusur mu olduğu tam olarak değerlendirilememektedir. Moral bozukluğunun zaman zaman elverişsiz koşullarda bireyin başa çıkmasına katkıda bulunduğu düşünülmektedir. Hatta bireyin, özellikle ulaşılmaz hedeflerde, otorite tarafından zorlandığı durumlarda, içsel kaynakların yetersizliğinde ya da anlamlı yaşam tasarılarının bulunmadığı koşullarda zarara yol açacak ya da boşa gidecek çabalara girişmesini engellemektedir. Ancak, genel olarak depresyon bir kusur olarak değerlendirilmektedir. Yine de, savunma olarak işleyen depresyonların tüm gruptan ayırt edilip ona göre yaklaşılması gereklidir. Olağan ama kastını aşan depresyon ya da moral bozukluğu hem önlenebilir hem de giderilebilir bir klinik görünümdür.
Prof. Dr. Ömer Aydemir
Celal Bayar Üniv. Tıp Fak. Psikiyatri Anabilim Dalı


