‘Doktorlara zorunlu hizmet’le ilgili son günlerde bildiğiniz gibi tüm çevrelerin konuştuğu en ilgi çekici konu. Siyasetçilerden tutun da yüksek mahkemelerin ünlü hukukçularına kadar herkesin dilinde zorunlu hizmet var. Söz konusu dönüp dolaşıp sağlığa gelince de haklı olarak herkes söz sahibi olduğunu, daha doğrusu olması gerektiğini düşünüyor.Saygı sınırlarını aşmadığı sürece herkesin her konuda yorum yapma ve fikir yürütme hakkının olduğunu düşünüyorum.Ama bahsettiğimiz bu konu birincil olarak hekimleri ilgilendirdiğinden, hekimlerin ve hekim adayları olarak bizlerin de fikirlerine öncelik verilmesi gerektiği kanısındayım.Tahmin ettiğiniz gibi bu konu, muhakkak ilgili tarafların bir araya gelerek ortak ve makul bir karar vermesiyle sonuçlanması gereken bir konudur.
‘Zorunlu Hizmet’le ilgili olarak öncelikle zorunlu hizmetin cumhuriyet tarihimizdeki geçmişine kısaca göz atmanın yararlı olacağını düşünüyorum. Zorunlu hizmet kavramı, cumhuriyet tarihimizle birlikte hayatımıza girmiş.Ayakta durmakta zorlanan bir imparatorluktan genç ve dinamik bir cumhuriyetin filizlendirildiği o günlerde, sağlık hizmetlerini yaygınlaştırmanın gereği olarak zaten bir avuç olan hekime zorunlu görev verilmesi gerektiği düşünülmüş.Ama Osmanlı döneminde hekim yetiştiren kurumların oldukça yetersiz olmasından dolayı öncelikli olarak tıp eğitiminin kalitesinin artırılmasına ve tıp eğitimi almanın cazip hale getirilmesine öncelik verilmiş.Bu amaçla ‘Yatılı Tıp Talebe Yurtları’ açılmış ve tıp eğitimleri süresince devletin sağladığı imkan ve ayrıcalıklardan yararlanan doktor adaylarından mezun olduktan sonra devlet namına çalışmaları istenmiş.Ayrıca çalışmaya başlayan bu hekimlere yüksek maaş uygulaması da benimsenmiş. ‘Gönüllülük’ esasına dayanan bu sistem 1950 yılına kadar yürütülmüş ve bu arada ‘hekim dışı sağlık personeli’nin yetiştirilmesine de büyük önem verilmiş. Bu tarihten sonra siyaset tarihimizin de oldukça çalkantılı dönemler yaşaması sağlık politikamıza da yansımış ve bu bahsettiğimiz ‘Yatılı Tıp Talebe Yurdu’ uygulamasına son verilmiş.İlginç ve üzücü olarak da yine aynı gelişmelere paralel olarak da yardımcı sağlık personelinin yetiştirilmesi de bu dönemde sekteye uğramış.
Siyasi hayatta sıkıntılı günlerin yaşandığı 1960 ve sonrasında zorunlu hizmetin yine gündeme gelmesi çok farklı bir tartışma ortamının doğmasına da neden olmuştur. Bu bağlamda tıp çevreleri tarafından ‘zorunluluk’ ifadesinin ‘özgürlük’ kavramıyla taban tabana zıt olup olmadığı tartışılmış. Şu bir gerçek ki; bu tartışmanın doğmasında devletin tıp eğitimi sürecinde öğrencilere verdiği özenin ve ayrıcalığın artık kaybolmuş olmasının ciddi etkileri vardır.1960 öncesi dönemde tıp eğitimi süresince bir nevi finanse edilen öğrencinin sonraki dönemde yüksek maaşla çalıştırılması ve çalışma süresince de farklı şekillerde ödüllendirilmesi yeni hekimlerin ‘gönüllü ve istekli’ olarak çalışmalarında önemli bir rol oynamıştır. Bu tartışma ortamında bazı hekimler ‘zorunluluk’ kavramının ‘özgürlük’ karşısında can sıkıcı bir engel olduğunu düşünmüşler ve ‘zorunluluk’ ifadesi bu hekimlerde aşırı duyarlılık yaratmıştır.Bu hassasiyetin oluşmasında biraz önce bahsettiğim gibi tıp eğitiminin kalitesini artırma düşüncelerinin ikinci plana itilmiş olmasının çok büyük önemi vardır.
‘Özgürlük’ ve ‘Zorunluluk’ kavramlarının birbirinin düşmanı olan kavramlar olup olmadığına dönecek olursak burada önemli olan durumun bu ‘zorunluluk’ yükümlülüğünü kimin, kime karşı ve hangi yolla uygulamaya çalıştığıdır. Şunu kabul etmek gerekir ki; bu uygulama eyleminin ilgili şahıslara yani hekimlere iletilmesinde uygun dilin kullanılması çok önemlidir. Şöyle ki; çok uzun ve zorlu bir eğitim sürecinden geçerek yetkin bir hekim olan kişiye nasıl ve ne şekilde çalışması gerektiğinin ifade edilmesi tarzı çok önemlidir. Burada hekimlere diğer meslek gruplarından bir ayrıcalık biçtiğimin düşünülmesini de istemem. Çünkü bu ifade tarzı hekimler için önemli olduğu kadar diğer çalışan gruplar için de önemlidir; yani insanlar her şeyden önce ‘insan’ oldukları için kendilerine saygı duyulmasını hakkederler. Ama söylediğim gibi saygın bir meslek grubunun temsilcileri olan hekimlere de zarif ve anlayışlı bir dilin kullanılması çok önemlidir. Çok uzun bir dönemde, oldukça zorlu bir eğitim sürecini tamamlayan hekimin özel bir hitap edilme tarzını beklemesi olağandır.Çünkü yetkiyi elinde bulunduran hiçbir kurum, kuruluş ya da kişi, bu yetkisini kendisine bu yetkiyi veren kaynağın yani milletin aleyhinde kullanamaz. Bu arada şahsi fikrimden bahsedeyim; ben şu an için zorunlu hizmetle ilgili olarak ilgili kurumların ve kişilerin doktorlara hitap tarzının uygun olmadığını düşünüyorum.Uygun ve yakışık alır bir tavırla yetkililerin çözemeyecekleri sorun olmadığını düşünüyorum. Gelelim 1960 sonrası dönemde oldukça tartışılan ve şu anda da hekimlerimizin kafasını oldukça meşgul soruya: ‘Özgürlük ve Zorunluluk kavramları birbirine taban tabana zıt mıdır?’ Öncelikle şahsi fikrimi açıklamak isterim.Zorunluluk kavramı adından da anladığımız gibi, olağan üstü koşullarda bazı şeylerden fedakarlık etmemizi gerektiriyor.Bu bağlamda özveriyle belli bir süre için ya da belli koşullarda bazı şeylerden fedakarlık etmek, geniş anlamda kabul edilebilir ve makul bir çözüm gibi görünebilir.
Sağlık Bakanlığı’nın en son yaptığı(2000) doktorların illere ve
bölgelere göre dağılımıyla ilgili istatistiksel çalışmalara göz atacak
olursak ;
İLLER DOKTOR SAYISI BİR DOKTORA DÜŞEN
NÜFUS SAYISI
Ankara 12 211 328
İzmir 7 655 440
Edirne 785 513
İstanbul 17 527 518
Eskişehir 1120 630
Bu veriler bir doktora düşen nüfus sayısının en düşük olduğu beş ilin
verileridir.Şimdi de bir doktora düşen nüfus sayısının en yüksek olduğu
beş ilimizin verilerine bakalım:
İLLER DOKTOR SAYISI BİR DOKTORA DÜŞEN NÜFUS
Ağrı 126 4 196
Muş 125 3 629
Mardin 249 2 831
Hakkari 84 2 816
Van 329 2 667


